Vaktiyle ülkenin birinde eşekçiler yaşarmış. Bu eşekçiler, dağlarda, ovalarda gezen yaban eşeklerini yakalar, onlara boyun eğdirir ve pazarda satarlarmış. Sermaye gerektirmeyen bir işmiş. Eşek yakalamanın yazı kışı olmazmış. Bazen yazın kavurucu sıcakta eşek peşine düşülür, eşek sürüleri takip edilir ve kurulan tuzak sayesinde önce sürü başı yakalanırmış. Sürü başı yakalanınca amaçsız kaçan öteki eşekleri yakalamak kolaymış. Bu ülkede şimdiye kadar tuzağa yakalanmayan bir sürü başı çıkmamış. Bazen de dondurucu soğukta eşek peşine düşülürmüş.

Karlı bir kış günü kırka yakın eşekçi on dört eşeklik bir grubu ırmak kenarında kıstırmışlar. Sürü başı olan eşeği, gruptan ayırıp yakalamak istiyorlarmış. Arkadan ve önden sarıldıklarını gören eşeklerin biri hariç hepsi sağa, ırmağa doğru kaçmışlar. Sadece biri sola, kara doğru kaçmış. Eşekçiler bağırmışlar: “ Irmağa gidenleri bırakın, kara kaçanı yakalayın. “
Kara kaçan kaçmış, eşekçiler kovalamış ama sonunda boynuna kement geçirilen kara kaçan yakalanmış. Karakaçan yakalanınca sürünün diğer eşeklerini yakalamak zor olmamış. Üç gün içinde hepsi çiftliğe getirilmiş.

O gece karakaçan, sürüsündeki eşeklerle birlikte, ahırın kapısını kırarak kaçmış ve karanlıkta izini kaybettirmiş. Eşekçiler, bir daha karakaçan ve sürüsünün peşine düşmemişler. Onlar, kolay boyun eğen, uysal eşekleri yakalamaya devam etmişler. Arada bir dik başlı bir eşek çıkarsa, ona karakaçan demeye başlamışlar. Zamanla bütün eşeklere karakaçan denmeye başlanmış. Eşekçiler, aradan yüzyıllar geçmesine karşın, karakaçanın o dağlarda yaşadığına inanırlar.

Yazan: Serdar Yıldırım